Paris’i sevmemek için 5 neden

paris manzarası

Paris’i bir türlü sevemediğimi bilenler bilir. İlk gidişim İnterrail döneminde olmuştu, abartıldığı kadar yokmuş demiştim. Bir kongre dolayısıyla ikinci bir şans verdim, yine olmadı; yıldızımız bir türlü barışmadı. O mu bana kendini sevdirmedi, ben mi sevemedim noktasında karşılıklı payımızın olduğunu düşünmüyor değilim.

Yaz ortasında soğuk ve yağmurlu havalar

İlk gidişim Ağustos, ikincisi Temmuz ayı. İlk gidişimde üstümüzde hırkalar. İkinciye temkinli olmak için ev sahibemize havayı soruyorum; çok güzel, yağmursuz yanıtı üzerine ne bir şemsiye ne de kalın kıyafetler. Gel gör ki şehre iner inmez bizi bir yağmur karşılıyor, hem de öyle çisil çisil de değil; bildiğiniz sağanak:) Neyse yağar geçer diyoruz bekliyoruz, dineceği yok. Üstelik hava da ayaz mı ayaz, ellerimizi koyabileceğimiz bir cebimiz bile yok; türkü tutturmak ise o anki durumumuza çok uzak 🙂 H&M ucuzluk yapmış kış ürünlerinde neyseki de kazak ve şal alıyoruz, üstüne de hırkamızı giyiyoruz; lahana bebek misali dolaşıyoruz. Dolaşmaktan vazgeçmek de yok tabiki, her gün Paris’te değiliz sonuçta:)

Şehrin kalabalığı

Nüfusu kaç bilmiyorum, merak da etmediğimden araştırmayacağım da ama metrodaki kalabalık bizim metrolarla yarışır. Turist sayısıyla iyice artmış bir kalabalık da yok değil. Paris’in en sakin zamanını sanıyorum sağanak yağmur altında koştururken gördük.

Yürü yürü bitmez yollar

Şehir o kadar büyük ki yurt dışında uzun mesafelerde bile yürümeyi tercih eden biri olarak ben bile pes ediyorum arkadaşlarımın ısrarları karşısında. Hava durumu da yürüyüşümüzü eziyete çevirince mecbur kalabalık ve karmaşık metro ağına teslim oluyorsunuz.

Kokulu metro istasyonları

Birçoğunuz ilk parfümün Fransa’da yapıldığını, bunun nedeninin de şehirdeki kötü kokular olduğunu duymuşsunuzdur. Metroya indiğinizde bu durumu kendiniz de test etmiş oluyorsunuz. Evet çok eski bir metro sistemi var ve bunun yan etkisi olabilir ama bunu bilmek kokuyu daha az duymanızı sağlamıyor.

Pahalılık

Hayat zaten Avrupa’da çok ucuz değilken, Paris’te pahalılığı hemen her noktada deneyimliyorsunuz. Gittiğim ilk şehir Paris olsaydı, daha da Avrupa’ya gitmem çok pahalı der dönerdim belki:) Interrail’da hemen her yerde 25 Euro civarında güzel hosteller bulabilmemize rağmen koskoca Paris’te otel fiyatları almış başını gitmiş, hosteller de pek bir şeye benzemiyor.

Hadi kalmayı Airbnb’den merkezde olmayan bir ev tutarak çözdünüz diyelim. Yemeği ne yapacaksınız? İşte tam da bu noktada “Mcdonald’s gibisi yok diyebilirsiniz.” Bizim gibi farklı yerler denemeye inat ettiyseniz tek öğüne mahkum olmak zorunda kalabilirsiniz. Gerçi Louvre yakınlarında self-servis ve bir nebze daha uygun fiyatlı bir yer bulunca şaşırmadık değil:)

Müzelerin, turistik noktaların pahalılığından bahsetmeme gerek yok sanıyorum.

Abartılmış Eyfel Kulesi

Kuleden önce o kule sırasından bahsetmekte yarar var. Yaz aylarında bu öyle bir sıra ki saatlerce bekliyorsunuz, sırada çocuklu bir kadın kocasının sırtında bebek bezi değiştiriyor, siz bu sırada yorgun savaşçı oluyorsunuz. Peki bu kadar beklediğinize değiyor mu?

eyfelden manzara

Çıkın bakalım tepesine, hadi ilk kat yetmedi bu sefer de bir üste çıkmayı deneyin. Sonuç hayal kırıklığı. Özellikle hem sabahını hem gün batımını hem akşamını görmüş biri olarak bunu söylediğimi belirtmeliyim. Yani çıkılacaksa gün batımına doğru çıkılıp her halini görün derim ama bence hem size hem paranıza yazık. Dışında bir fotoğraf çekilin yeter ya da yok ben kendim görmeden inanmam diyenlerdenseniz bir kereden zarar gelmez:)

Hiç mi sevmediğin bir şey olmadı diye aklınızdan geçenler olabilir, tabiki de sevdiğim birkaç şeyi oldu ama onlar da başka bir yazının konusu olsun:)